
Sabah alarmı çalıyor. Gözler yarı açık, bilinç henüz “yükleniyor” modunda. Ayaklar otomatik pilota bağlanmış gibi mutfağa gidiyor. Çünkü biliyoruz ki memleketimizde güneş doğmadan önce doğan tek şey, çay ihtiyacıdır.
Bizim kahve “uyanmak” içinken; çay ise “kendine gelmek” anlamını taşıyor. Aradaki farkı yaşayan bilir. Kahve seni ayağa kaldırır; çay ise sana “Tamam kardeşim, hayat zor ama birlikte hallederiz” der.
Gençliğin üç evresi vardır:
Özellikle üniversite yıllarında çay, sadece bir içecek değil, bir sosyalleşme aracıdır. “Çaya çıkalım mı?” demek, “Hayat hakkında boş yapalım mı?” demektir. O masada dünya kurtarılır, sınav sistemine alternatifler geliştirilir. Ama kalkınca herkes yine bir sonraki derse mutlaka geç kalır.
Bir de çayın sosyolojik gücü var. Misafirliğe gittiğinde daha ceketini çıkarmadan soru gelir: “Çay içer miyiz?”
Bu soru retorik değildir. “Yok almayayım” dersen ev sahibinin yüzünde kısa süreli bir sistem hatası oluşur. Çünkü çay, ikram değil, prosedürdür. İçmek zorundasın! Bu bir gelenektir, her evde geçerli merkez ev yasası ana maddesidir.
Gençler arasında çayın ayrı bir statü sistemi vardır. İnce belli bardakta içenler, klasikçiler; kupada içenler, modernistler; termosla gezenler ise hayatta kalma uzmanlarıdır. Bir de ofise kendi bardağını getirenler var ki, o artık kurumsal hayata adapte olmuş ama ruhunu tamamen teslim etmemiş kişidir.
Çay demleme meselesi ise başlı başına bir psiko-sosyolojik deney gibidir:
Suyu kaynatıp üstüne çay atıp “olur ya” diyen kaotik ruhlar,
Dakika tutup suyun derecesini ayarlayıp demleyen kontrol severler,
Bir de annesi demliyor diye 25 yaşına kadar hiç çay demlememiş olanlar var ki, onlar hayata “premium üyelikle” başlamış asilzadelerdir.
İtiraf edelim:
Çay, erteleme sanatının resmî içeceğidir. Ders çalışacaksın ama önce ocağa bir çay koy. Çay bitti mi? “Tazelemek lazım.” O tazeleme sürecinde iki video, üç reels, beş mesaj. Sonra yine çay.
Çay bahane; mesele o masada biraz daha kalabilmektir.
Bir de “açık mı, demli mi?” tartışması var. Bu aslında hayata bakış açısının bir göstergesidir:
Açık içenler: “Yumuşak gidelim, üzülmeyelim.”
Demli içenler: “Acıysa acı, gerçekler zaten sert.”
Şekersiz içenler ise artık bir üst levele geçmiştir. Onlar hayatta da şekeri bırakmıştır. “Tatlı yalanlara karnım tok” enerjisi verirler.
Çayla kurduğumuz ilişki biraz da duygusaldır. Yağmurlu bir günde cam kenarında çay içmek, dramatik bir film sahnesi gibi hissettirir. Kulaklık takılı, hafif melankoli, fincandan yükselen buhar… O an hepimiz kendi hayatımızın başrolüyüzdür. Dijital platform gerekmez.
Ama çayın asıl gücü, kriz anlarında ortaya çıkar. Evde internet mi gitti? Çay koy. Ayrılık mı yaşadın? Çay koy. Sınavdan mı kaldın? Çay koy. Bütünleme harf notlarını mı gördün? Çaydanlığı direkt ocağa koy, hatta yedek suyu hazırla.
Genç kitle olarak kabul edelim: Bazen paramız yoktur ama çayımız vardır. Öğrenci evinde buzdolabı dramatik şekilde boş olabilir ama mutfak dolabında mutlaka bir paket çay bulunur. Çünkü çay varsa umut vardır. Yanına iki bisküviyle hayat “idare eder” seviyesine çekilebilir.
Bir de toplu çay içme seansları var. Arkadaş grubunda biri “Ben çay koyuyorum” dedi mi, o kişi otomatik olarak grubun geçici lideri olur. Çayı dağıtan güçtür. Bardağı eksik doldurursa küçük çaplı iç kriz çıkabilir. “Benimki niye az?” sorusu, insanlığın kadim sorularındandır.
Ofis hayatına geçince ise çayın politik boyutunu keşfediyoruz. Mutfakta karşılaşmalar, “Günaydın”dan çok “Taze mi bu?” ile başlar. Çay ocağı başı, şirket içi diplomasi merkezidir. Terfi dedikoduları, maaş tahminleri, hepsi buharın arasında konuşulur. Çay, kariyer planlamasının sessiz tanığıdır. En büyük skandallar yine semaver başında patlatılır, hiç şaşmaz.
Elbette en büyük korku: Çaydanlığın altının açık unutulması. O yanık kokusu var ya… İşte o, hem suçluluk hem panik hem de “Annem bunu duyarsa…” hissini aynı anda yaşatır. Hayatın küçük ama öğretici travmalarından biridir.
Sonuç olarak sevgili gençler, biz aslında çay içmiyoruz. Biz çayla yaşıyoruz. O bizim zaman ölçümüz, terapi yöntemimiz, sosyalleşme aracımız. Belki dünyayı kurtaramıyoruz ama en azından çayı kurtarıyoruz.
Şimdi bu yazıyı burada bitireyim. Çünkü dürüst olalım, ben bu yazıyı yazarken en az iki çay içtim. Üçüncüyü de bardağıma koyma vakti geldi.
Sıcak çayla kalın.
Dr. Meryem ÇILDIR