
“On bir ayın sultanı” geldi. Takvim yaprakları arasından süzülerek şehrin üstüne ince bir huzur tülü gibi indi.
Daha ilk teravihte anlıyorsunuz. Caminin avlusunda ayakkabısını arayan amcalar, saf tutarken omuz omuza gelen yabancıların bir anda tanış olması… O kalabalıkta insan kendini yalnız hissetmez. Belki de Ramazan’ın en büyük hediyesi budur: Aynı sofraya oturamasak bile aynı duaya “âmin” diyebilmek. Tanıdık tanımadık, genç yaşlı; birlik olmanın, hep beraber omuz omuza olmanın verdiği huzur ve güven paha biçilemez. Bir de teravih akşamlarının ışıltısı…
Gecenin sonuna doğru ise evde bir tatlı telaş, bir heyecan… Sahurda mutfağa sanki boy boy çocuk gülüşü doluşacak. Anneler komutan edasıyla, babalar yarı uykulu ama gururlu, çocuklar ise “Bak ben de kalktım!” demenin sevincinde…
Ramazan’ın gelişi, şehirlerin sesini bile değiştirir. Normalde korna sesleriyle sabahı karşılayan sokaklar, bu kez fırından yükselen pide kokusuyla uyanır. O pidenin sıcaklığı var ya… El yakar ama gönül ısıtır. Sırada beklerken herkes birbirine daha bir sabırlı, daha bir anlayışlı. Normal zamanda “Sıraya geç!” diye homurdanan amca, Ramazan’da adeta bir sabır abidesine dönüşür. Küçük bir mucize değil de nedir?
İftar saati yaklaştıkça evlerde bu sefer bambaşka tatlı bir telaş başlar. Televizyonun karşısında geri sayım yapanlar, sofrada hurmayı stratejik bir noktaya yerleştirenler… Ezan okununca o ilk yudum suyun verdiği huzur, dünyadaki en pahalı içeceğin bile veremeyeceği bir mutluluktur. Bir yudum su, bir zeytin, bir dua… İnsan o an kalbinin sesini daha net duyar.
Ramazan biraz da çocukluk demektir. Mahalle aralarında koşturan çocukların “Davulcu geldi!” diye birbirine haber uçurduğu günler… O davulcunun ritmi, alarmdan daha etkilidir. Hatta çoğumuz için en güvenilir “uygulama”, mahalle davulcusudur. Teknoloji çağındayız ama hiçbir akıllı telefon, sahur vakti kapının önünden geçen davulcunun verdiği o nostaljik güveni veremiyor.
Elbette işin mizahi tarafı da var. Gün boyu “Ben hiç zorlanmıyorum” deyip iftara on dakika kala mutfağın etrafında yüzlerce tur atanlar… Buzdolabı kapağını açıp önünde mahzun mahzun dikilenler… Saat 16.00’dan sonra yemek programlarına denk gelip kaderine küsenler…
Ama bütün bu küçük hallere rağmen, Ramazan, insanın içini yumuşatır. Öfkeyi biraz törpüler, kalbi biraz genişletir, ferahlatır.
Ramazan, sadece aç kalmak değil; tokken de paylaşabilmeyi öğrenmektir. Bir kap yemeği komşuya götürürken kapının önünde kurulan o kısa sohbet, belki yıl boyu kurulmamıştır. İftarda bir hurma bölüşmek, bir gönül almak kadar değerlidir.
Ramazan bize yavaşlamayı da öğretir. Hayatın hız treninden inip bir banka oturmayı, gökyüzüne bakmayı, gönülden ve hep bir ağızdan dua etmeyi… Modern zamanların koşuşturmasında unuttuğumuz ne varsa, Ramazan bize farkettirmeden usulca hatırlatır.
Şimdi yine o günlerdeyiz. Sofralar kuruluyor, dualar yükseliyor, kalpler biraz daha yumuşuyor. Bir ay boyunca hem midemiz hem kalbimiz hem nefsimiz terbiye oluyor. Belki de bu yüzden her yıl aynı cümleyi kuruyoruz: “Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan!”
Bereketinle ve huzurunla… Hoş geldin on bir ayın sultanı.
Nasibinden bol pay alanlardan olmamıza vesile ol. Ayaklarımızı doğru istikamet üzere sabit tutmamıza destek ol. Amin.
Ramazan-ı Şerifleriniz hayırlı ve bereketli olsun efendim.